بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ
Ven necmi iza heva.
Batmakta olan yıldıza and olsun ki,
O necme kasem ederim indiği dem ki
Aşağı kayan yıldıza andolsun ki:
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَىٰ
Ven necmi iza heva.
Batmakta olan yıldıza and olsun ki,
O necme kasem ederim indiği dem ki
Aşağı kayan yıldıza andolsun ki:
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ
Ma dalle sahıbukum ve ma gava.
Arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır.
Şaşırmadı sahibiniz azıtmadı da
Arkadaşınız sapmadı, azmadı.
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ
Ve ma yentıku anil heva.
O, kendiliğinden konuşmamaktadır.
Ve hevadan söylemiyor
O heva'dan konuşmaz.
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ
İn huve illa vahyun yuha.
Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir.
O sade bir vahiydir ancak vahyolunur
O(nun okuduğu Kur'an) kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَىٰ
Allemehu şedidul kuva.
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
Ta'lim etti ona kuvveleri şiddetli
Onu, mühtiş kuvvetleri olan biri öğretti;
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَىٰ
Zu mirreh, festeva.
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
Bir kuvvet sahibi, hemen duruklandı
Üstün akıl sahibi (melek). Doğruldu;
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَىٰ
Ve huve bil ufukil a'la.
Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğretmiştir; en yüksek ufukta iken doğruluvermiş.
Ve o en yüksek ufukta idi
Kendisi yüksek ufukta iken.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّىٰ
Summe dena fe tedella.
Sonra yaklaşmış ve inmiştir.
Sonra yaklaştı da tedelli etti
Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَىٰ
Fe kane kabe kavseyni ev edna.
Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu.
"kabe kavseyni ev edna" oldu da
(Muhammed ile arasındaki mesafe) İki yay uzunluğu kadar, yahut daha az kaldı.
فَأَوْحَىٰ إِلَىٰ عَبْدِهِ مَا أَوْحَىٰ
Fe evha ila abdihi ma evha.
Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti.
Verdi kuluna verdiği vahyi
Kuluna, vahyettiğini vahyetti.
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَىٰ
Ma kezebel fuadu ma rea.
Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.
Gözün gördüğünü kalb tekzib etmedi
Gönül gördüğünde yanılmadı (yalan söylemedi, gerçeği gördü).
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَىٰ مَا يَرَىٰ
E fe tumar runehu ala ma yera.
Ey inkarcılar! Onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışır mısınız?
Şimdi siz ona o görüşüne karşı mücadele mi ediyorsunuz?
Onun gördüğünden kuşku mu duyuyorsunuz?
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَىٰ
Ve lekad reahu nezleten uhra.
And olsun ki o, Cebrail'i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür.
Kasem olsun ki o onu bir daha da inişinde gördü
Andolsun, onu bir inişinde daha görmüştü;
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَىٰ
İnde sidretil munteha.
And olsun ki o, Cebrail'i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür.
Sidre-i münteha'nın yanında
Sidretü'l-Münteha(uzak ağaç)ın yanında,
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَىٰ
İndeha cennetul me'va.
Orada Me'va cenneti vardır.
Ki Cennetü'l-me'va onun yanında
Ki onun yanında oturulacak bahçe vardır.
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَىٰ
İz yagşes sidrete ma yagşa.
Sidre'yi bürüyen bürüyordu.
O dem ki o Sidreyi bürüyen bürüyordu
Sidre'yi kaplayan kaplıyordu.
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَىٰ
Ma zagal basaru ve ma tega.
Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.
Göz, ne şaştı ne aştı
(Muhammed'in) Göz(ü) şaşmadı ve azmadı.
لَقَدْ رَأَىٰ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَىٰ
Lekad rea min ayati rabbihil kubra.
And olsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.
Vallahi gördü rabbının ayatından en büyüğünü gördü
Andolsun, Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını gördü.
أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّىٰ
E fe reeytumul late vel uzza.
Ey inkarcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat'ın ne olduğunu söyler misiniz?
Siz de gördünüz değil mi Lat-ü Uzza'yı?
Gördünüz mü o Lat ve 'Uzza'yı?
وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَىٰ
Ve menates salisetel uhra.
Ey inkarcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat'ın ne olduğunu söyler misiniz?
Üçüncü olarak da menat-ı uhra'yı?
Ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menat'ı?
أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنْثَىٰ
E lekumuz zekeru ve lehul unsa.
Demek erkekler sizin, dişiler Allah'ın mı?
Size erkek ona dişi öyle mi?
Demek erkek size, kadın Allah'a mı?
تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَىٰ
Tilke izen kısmetun diza.
Öyleyse bu haksız bir paylaşma;
Bu öyle ise çok hayflı bir taksim
O halde bu insafsızca bir taksim!
إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ ۚ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ ۖ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَىٰ
İn hiye illa esmaun semmeytumuha entum ve abaukum ma enzelallahu biha min sultan, in yettebiune illez zanne ve ma tehvel enfus, ve lekad caehum min rabbihimul huda.
Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk rehberi gelmiştir.
Onlar hiçbir şey değil sırf sizin ve babalarınızın taktığınız kuru isimler, Allah onlara öyle bir saltanat indirmedi, yalnız zanna ve nefislerin sevdasına tabi oluyorlar, halbuki rablarından kendilerine doğru yolu gösteren, geldi.
Onlar, sizin ve babalarınızın, (tanrı) diye isimlendirdiğiniz (boş, kavramsız) isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlara hiçbir güç (tanrı oldukları hakkında hiçbir delil) indirmemiştir. O(putlara tapa)nlar zanna ve nefislerin hevesine uyuyorlar. Oysa kendilerine, Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.
أَمْ لِلْإِنْسَانِ مَا تَمَنَّىٰ
Em lil insani ma temenna.
Yoksa, her umduğu şey insanın mıdır?
Yoksa varmı insana her kurduğu hulya
Yoksa insan, her arzu ettiğine sahip mi olacaktır?
فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَىٰ
Fe lillahil ahiretu vel ula.
Hayatın ilki de sonu da Allah'ındır.
Fakat Allahındır Ahıret ve ula.
Son da ilk de (ahiret de, dünya da) Allah'ındır.
۞ وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَىٰ
Ve kem min melekin fis semavati la tugni şefaatuhum şey'en illa min ba'di en ye'zenallahu limen yeşau ve yerda.
Allah, dilediğine ve hoşnut olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.
Göklerde nice Melaike vardır da Allah dileyip razıy olduğuna izin vermezden evvel şefaatleri hiçbir şey'e yaramaz.
Göklerde nice melek var ki onların şefa'ati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun (ancak o zaman şefa'atin faydası olur).
إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَىٰ
İnnellezine la yu'minune bil ahireti le yusemmunel melaikete tesmiyetel unsa.
Doğrusu ahirete inanmayanlar, meleklere "dişi" adını takarlar.
Evet Ahırete iymanı olmıyanlar Melaikeye dişi adı takıp duruyorlar
Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar.
وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ ۖ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ ۖ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا
Ve ma lehum bihi min ilm, in yettebiune illez zann, ve innez zanne la yugni minel hakkı şey'a.
Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uyarlar. Sanı ise şüphesiz gerçeği ifade etmez.
Maamafih ona dair bir bilgileri olduğundan değil sırf zanne tabi' oluyorlar, halbuki zann haktan hiçbir şey'i muğni olmaz.
Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise haktan hiçbir gerçek kazandırmaz. (Zan ile gerçeğe ulaşılmaz.)
فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّىٰ عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
Fe a'rıd an men tevella an zikrina ve lem yurid illel hayated dunya.
Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.
O halde bakma sen o bizim zikrimizden yüz çevirip te Dünya hayattan ötesini istemiyen kimselere
Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir.
ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ ۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَىٰ
Zalike mebleguhum minel ilm, inne rabbeke huve a'lemu bi men dalle an sebilihi ve huve a'lemu bi menihteda.
Bu onların ulaştıkları bilginin seviyesini gösterir. Doğrusu Rabbin yolundan sapmış olanı pek iyi bilir, doğru yolda olanı da çok iyi bilir.
İşte odur onların ılimden irebildikleri gaye, şübhesiz ki rabbın, odur en bilen yolundan sapanı, hem de odur en bilen hidayeti tutanı
İşte onların erişebilecekleri bilgi (sınırı) budur. (Bundan ötesine akılları ermez). Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir.
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى
Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ardı li yecziyellezine esau bima amilu ve yecziyellezine ahsenu bil husna.
Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır ki O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir; iyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Doğrusu Rabbinin bağışı boldur. Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halinde iken sizleri çok iyi bilen O'dur. Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı çok iyi bilir.
Hem bütün Göklerdeki ve Yerdeki hep Allahındır akıbet kötülük yapanları yaptıklarıyle cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeliyle mükafatlandıracak
Göklerde ve yerde bulunan herşey Allah'ındır. (Bunları yaratmıştır) Ki kötülük edenleri, yaptıklarıyle cezalandırsın, güzel davrananları da güzellikle mükafatlandırsın.
الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ ۚ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ ۖ فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ ۖ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَىٰ
Ellezine yectenibune kebairel ismi vel fevahışe illâ-llemem, inne rabbeke vasiul magfireh, huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fi butuni ummehatikum, fe la tuzekku enfusekum, huve a'lemu bi menitteka.
Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır ki O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir; iyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Doğrusu Rabbinin bağışı boldur. Sizi yerden var ederken ve siz annelerinizin karınlarında cenin halinde iken sizleri çok iyi bilen O'dur. Kendinizi temize çıkarmayın. O, sakınanı çok iyi bilir.
Onlar ki günahın büyüklerinden; vebalden, fuhşiyyattan kaçınırlar, ancak ufak tefek kusur başka, şübhesiz ki rabbın geniş mağfiretlidir. Hem sizin her hallerinize a'lemdir, sizi Arzdan inşa ettiği sıra ve sizler analarınızın karınlarında ceninler iken, şimdi nefislerinizi tezkiyeye kalkışmayın, O'dur en bilen müttakı olanı.
Onlar, günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük hatalar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir (O kendisine yönelen kulunu affeder). O sizi daha iyi bilir: Gerek sizi topraktan inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada (sizin her halinizi bilmiştir), artık kendinizi övüp yüceltmeyin, çünkü O, korunanı daha iyi bilir.
أَفَرَأَيْتَ الَّذِي تَوَلَّىٰ
E fe re'eytellezi tevella.
Yüz çevireni ve malından biraz verip sonra vermemekte direneni gördün mü?"
Şimdi gördün a? O çevrileni
Gördün mü şu adamı ki arkasını döndü?
وَأَعْطَىٰ قَلِيلًا وَأَكْدَىٰ
Ve a'ta kalilen ve ekda.
Yüz çevireni ve malından biraz verip sonra vermemekte direneni gördün mü?"
Ve biraz verip de dayatıvereni
Azıcık verdi, gerisini elinde sıkı sıkı tuttu?
أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَىٰ
E indehu ilmul gaybi fe huve yera.
Görülmeyenin ilmi yanında da o mu görüyor?
Gayb ılmi yanında da artık görüyor mu?
Gayb'ın bilgisi kendi yanında da o mu (alemin esrarını) görüyor?
أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَىٰ
Em lem yunebbe' bima fi suhufi musa.
Yoksa Musa'nın ve sözünü yerine getiren İbrahim'in kitablarında olanlar kendisine bildirilmedi mi ki?
Yoksa haber mi verilmedi Musanın suhufundaki
Yoksa kendisine haber mi verilmedi: Musa'nın sahifelerinde bulunan,
وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّىٰ
Ve ibrahimellezi veffa.
Yoksa Musa'nın ve sözünü yerine getiren İbrahim'in kitablarında olanlar kendisine bildirilmedi mi ki?
Ve çok vefakar olan İbrahim'inkindeki
Ve çok vefalı İbrahim'in (sahifelerinde bulunan şu gerçekler):
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ
Ella teziru vaziretun vizre uhra.
Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü yüklenmez;
Ki doğrusu bir vizir çeken başkasının vizrini çekecek değil
Ki hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenmez.
وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
Ve en leyse lil insani illa ma sea.
İnsan ancak çalıştığına erişir.
Doğrusu insanın sa'yinden başkası kendinin değil
İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.
وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَىٰ
Ve enne sa'yehu sevfe yura.
Onun çalışması şüphesiz görülecektir.
Ve elbette sa'yi yarın görülecek
Ve çalışması da yakında görülecektir.
ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَىٰ
Summe yuczahul cezael evfa.
Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir.
Sonra ona en değerli mükafat verilecek
Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.
وَأَنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ الْمُنْتَهَىٰ
Ve enne ila rabbikel munteha.
Doğrusu son varış Rabbinedir.
Ve elbette nihayet rabbına gidilecek
Ve sonunda senin Rabbine varılacaktır.
وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىٰ
Ve ennehu huve adhake ve ebka.
Doğrusu, güldüren de ağlatan da O'dur.
Hakıkat odur güldüren ağlatan
Güldüren de O'dur, ağlatan da O'dur.
وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا
Ve ennehu huve emate ve ahya.
Doğrusu dirilten de öldüren de O'dur.
Hakıkat odur öldüren, dirilten
Öldüren de O'dur, yaşatan da O'dur.
وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَىٰ
Ve ennehu halakaz zevceyniz zekere vel unsa.
Doğrusu, atıldığında meniden erkek ve dişiyi, iki çifti yaratan O'dur.
Hakıkat odur erkeği dişiyi iki eş yaratan
O yarattı iki çifti: erkeği ve dişiyi,
مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَىٰ
Min nutfetin iza tumna.
Doğrusu, atıldığında meniden erkek ve dişiyi, iki çifti yaratan O'dur.
Bir nutfeden ekildiği zaman
Atıldığı zaman nutfe(sperm)den.
وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الْأُخْرَىٰ
Ve enne aleyhin neş'etel uhra.
Doğrusu ölümden sonra tekrar dirilten de O'dur.
Şübhesiz ona aiddir neş'eti uhra da
Şüphesiz tekrar yaratmak da O'nun işidir.
وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَىٰ وَأَقْنَىٰ
Ve ennehu huve agna ve akna.
Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan da O'dur.
Hakıkat zengin eden, sermaye veren o
Zengin eden O'dur, bol verip memnun eden O.
وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَىٰ
Ve ennehu huve rabbuş şı'ra.
Doğrusu Şira yıldızının Rabbi O'dur.
Ve hakıkat Şi'ranın rabbı o
(Taptıkları) Şi'ra(yıldızı)nın Rabbi O'dur.
وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَىٰ
Ve ennehu ehleke adenil ula.
İlk Ad milletini, Semud milletini yok edip geri bırakmayan O'dur.
Ve fil'vakı' o helak etti evvelki Ad'ı
O helak etti, önce gelen 'Ad'ı,
وَثَمُودَ فَمَا أَبْقَىٰ
Ve semude fema ebka.
İlk Ad milletini, Semud milletini yok edip geri bırakmayan O'dur.
Ve Semud'u da hiç bırakmadı
Semud'u, komadı (onları).
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَىٰ
Ve kavme nuhın min kabl, innehum kanu hum azleme ve atga.
Daha önce de Nuh milletini yok eden O'dur; çünkü onlar çok zalim ve pek taşkın kimselerdi.
Daha evvel de Nuhun kavmını, çünkü bunlar pek zalim, pek azgındılar
Önceden de Nuh kavmini (helak etmişti). Çünkü onlar daha zalim ve azgın idiler.
وَالْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَىٰ
Vel mu'tefikete ehva.
Lut milletinin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O'dur.
Mü'tefikeyi de Haviyeye attı
Altı üstüne getirilen kentleri (Lut kavminin oturduğu bölgeleri) devirip yıktı.
فَغَشَّاهَا مَا غَشَّىٰ
Fe gaşşaha ma gaşşa.
Lut milletinin kasabalarını yere batıran, onları gömdükçe gömen O'dur.
Sardırttı da onlara o sardırdığını
Onların üstüne neler çöktü, neler!
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَىٰ
Fe bi eyyi alai rabbike tetemara.
Ey kişi! Rabbinin hangi nimetinden şüpheye düşersin?
Şimdi rabbının hangi eltafına şekkedersin?
O halde Rabbinin hangi ni'metinden kuşku duyuyorsun?
هَٰذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْأُولَىٰ
Haza nezirun minen nuzuril ula.
İşte ilk uyaranlar gibi bu da bir uyarandır.
Bu işte o evvelki inzarlardan bir inzar
Bu (Kur'an veya peygamber) de ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.
أَزِفَتِ الْآزِفَةُ
Ezifetil azifeh.
Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.
Yaklaştı yaklaşıcı
O yaklaşıcı, yaklaştı.
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ
Leyse leha min dunillahi kaşifeh.
Onu Allah'tan başka ortaya koyacak yoktur.
Yoktur ona Allahdan başka açıcı
Onu Allah'tan başka açacak (geldiği zaman kaldıracak, vaktini erteleyecek veya onun ne zaman geleceğini belirleyecek) kimse yoktur.
أَفَمِنْ هَٰذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ
E fe min hazel hadisi ta'cebun.
Bu söze mi şaşıyorsunuz?
Şimdi siz bu kelama mı teaccüb ediyorsunuz
Şimdi siz bu söze mi hayret ediyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ
Ve tedhakune ve la tebkun.
Gülüyorsunuz... Ağlamıyorsunuz.
ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ
Ve entum samidun.
Habersiz oyalanmaktasınız.
Siz mi kafa tutuyorsunuz hey gafiller?
Ve siz baş kaldırıyorsunuz?
فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا ۩
Fescudu lillahi va'budu.
Artık secdeye varın, Allah'a kulluk edin.
Haydi secdeye kapanın ve kulluk edin
Haydi Allah'a secde edin ve kulluk edin!